29 Mayıs 2015 Cuma

LEGENT OF ON IKI BE

Hiçte burjuva olmayan bir sınıfın olmayan hikayesini okuyacaksınız. İnci gibi insanlarız, yeri gelince de pek ala çirkefleşebiliyoruz. Birbirimize zerre kadar saygımız yok. Mümkün mertebe illegaliz. Birde Hurşit Hoca'yı çok severiz. Iyi vakitler. Psikoloji bölümünü bitiren fatime kendi fikirlerini hastalarına empoze ederek kendi tarikatını kurdu. Kurduğu tarikat dünya çapında barışı ve huzuru sağlayamadı. 2023 yılında ise bir anti tarikat tarafından 240 metre öteden sniperle vuruldu. Fatimenin ölümünü kaldıramayan kübra 7 yıl boyunca ruh ve sinir hastalıkları merkezinde tedavi gördü. İntikam ateşiyle kavrulduktan sonra MİT ile başlattığı dev harekatta 10 yıl içerisinde ülkedeki bütün kötü emelli tarikatları temizledi. Bu tarikatlar arasında yardımlaşma derneği altında insan ticareti yapan müntehanın tarikati de mevcuttu. Münteha ve yol arkadaşları olan Nadir Furkan ve Ufuk yurtdışı bağlantılarını kullanarak türkiyede illegal işler yapmaya devam ettiler. Ufuğun ukrayna dan getirdiği uyuşturucunun sokak dağıtımını yapan Vedat sevdiği kızın bu illetten zehirlendiğini öğrenince imana gelir ve kendini bir dergaha kapatır. Fakat bu dergâhta farklı giden bir şeyler vardır. Vedat aylar sonra bu dergahın illegal bir tapınak olduğunu öğrenir. Vedatın gelecek vaadeden biri olduğunu farkettiklerinde Vedatı da bu mabede dahil ederler. Vedat, artık eskisi kadar masum değildir ve dünyayı yöneten üç gücün hizmetinde çalışmaktadır. Ufuk'un ise tanıştığı bir grup abi sayesinde tüm fikirleri değişir. Bu abiler tarafından bir gece aniden Pensilvanya' ya gönderilir. Fethullah efendiye sadece bir kez dokunan Ufuk, artık geceleri yüksek oranlı tutacak kuponları rüyasında görür. Bu işlerden sonra kendini boşlukta hisseden Münteha da bir kitap yazar. Yeraltı edebiyatı yaptığı bu kitap sayesinde yerli Palahniuk ünvanını alır. Toplumun belli kesimlerince yoğun bir ilgi görmeye başlar. Bu ilgi Müntehayı olumlu yönde etkiler ve yeni kitaplar çıkarmaya başlar. Survivora katılan ışıl ise oradaki adaletsizliğe bizzat şahit olduktan sonra acuna tazminat davası açar ve kazanır. Türkiye'nin en zengin kadını olan Işıl yakın arkadaşları olan Elif ve Filiz'i yanına alarak dünyayı gezme turuna çıkarlar. En son dünyanın yedi harikasının olamayacağını çünkü kendilerinin sadece üç kişi olduğunu ileri süren muhteşem üçlü dünyayı gezmeyi bırakır. Filiz artık çok değişmiştir. Gündüzleri bir edebiyat fakültesinde ders veren Filiz geceleri, uyuyan ölüleri uyandırmak için deneyler yapar. Muhteşem üçlünün son üyesi Elif de, 1928 de beyaz saraya onur konuğu olarak davet edilir. Bu davette ünlü astrofizikçi Neil deGrasse ile tanışarak astronomiye ilgi duymaya başlar. Bu alanda çalışmalar yaptıktan 2 yıl sonra 13.burç olan "at burcu"nu dünyaya sunar. Eda nihayet hayalindeki filmi çekmiştir. Türkiye'de gişe rekorları kıramayan film, Christopher Nolan tarafından ilgi görür. Bu durum Edaya güven verir ve bir sene içinde yapımcılığını Kip Thorne'nin üstlendiği bir filmi daha piyasaya sürer. Başrolde Seyit'in olduğu son film ise imdb den tam puan alan tek film olarak Guinness rekorlar kitabına girer. Furkan ise bir gece uyku sırasında evden çıktı ve iki yıl kadar kendisinden haber alınamadı. Uyurgezerlikten muzdarip olan Furkan, o gece kaza geçirip hafızasını kaybetmişti. Furkan'ı yanına alan bir aile onu okuması için Almanya'ya gönderir. Orada siyasete atılan Furkan teni nedeniyle Alman milleti tarafından kısa sürede benimsenir. Yıllar sonra uluslararası ilişkiler için Türkiye'ye gelen Furkan ailesi tarafından tanınır. Gerçek ailesine kavuşan Furkan çok mutludur. Almanya devletinin mekanizmasını Türkiye'yle paylaşan Furkan artık ülkesi için çalışmaktadır. Almanyaya dönüp Merkel'i devirdikten sonra ülkede darbe girişiminde bulunur. Olumlu sonuçlar aldıktan sonra Türkiye'den destek alıp ülkeyi büyük bir kargaşayla dağıtır. Sayesinde savaşa girmediğimiz halde birinci dünya savaşından mağlup çıktığımız Almanya artık yoktur. Furkan yıllar önceki bedbahtsızlığımızın intikamını almıştır. Kayaşehir merkezde birde heykeli bulunur. Tebrikler Furkan. Arif'in Manchester'a attığı golden beridir içi gülmeyen Nadir, hasbelkader Beyaz Show'a katılır. Orda bir espiri patlatan nadir ülkenin yüzde elli birini gülmekten öldürür. Bu durum tüm ülkeyi şoka sokar. Nihayet Filiz'in çalışmaları bir sonuç vermiştir. Filiz, 27 mayıs 2024 gecesi olağanüstü bir şekilde gülmekten ölen insanlarımızın tekrar uyanmalarını sağlar. Ne var ki bir şeyler ters gitti ve daha önce ölmüş insanlardan da birkaçı uyandı. Bu uyananlar arasında Adolf Hitler de vardı. Yıllar sonra tekrar gözlerini açan Hitler, yahudilerin bugünki durumunu gördükten sonra şok oldu, iptal oldu ve wefat etti. Böylelikle dünya eski düzenine döndü. Merve açtığı veteriner kliniğine tedavi için getirilen bir köpeğin tüyleri arasındaki örümcek tarafından ısırılır. Bedeninde fonksiyonel değişiklikler gelen Merve artık bileklerinden ağ atabilmektedir. Bu durumu fırsata çevirir ve insanları kısa sürede istedikleri yere götürerek kendi parasını kazanır. Merve gelişen yeteneklerinden dolayı artık kötü kahramanlarla da savaşmaktadır. Adem ise ODTÜ ye dekan olur ve 2027 yılında nobel fizik ödülü almaz. Evet almaz. 2029 yılında integralden c sabitini kaldıran Furkan K. 2030 yılında aslında harflerin ve sayıların birer uydurma olduğunu ve insanoğlunun sonsuzluğu unutmak için ortaya koyduğunu ileri sürerek matematiği hayatımızdan çıkarmıştır. Öznur ve Ayşegül'ün moda tasarımı üzerine açtıkları blogları ülke çapında çok rağbet gördü ve dış ülkelere kadar açıldı. Michelle obamadan Emine Erdoğan'a kadar tüm first leydiler bu blogdan giyinmeye başladı. 2032 yılında aşırı radyasyondan manyetik alanı bozulan dünya da değişik ve yersiz hava olayları meydana gelmeye başladı. FBI'ın Fringe (açıklanamayan olaylar bölümü) departmanında çalışan çılgın ikili Talha ve Ramazan bu olayı çözmek için Walternatifin makinesini kullanarak paralel evrenler arası bir yolculuk yaptılar. Diğer başka bir paralel evrende bu olayı çözecek mekanizmayı öğrendikten sonra kendi evrenlerine gelip dev mücadeleyi başlatacakken bir sorunla karşılaştılar. Gittikleri paralel evren kendi evrenlerinden 140 yıl kadar daha gelişmiş bir evrendi ve teknoloji savaşları boy göstermişti. Bu paralel evrendeki Suphi post-human evresine çoktan geçmişti ve kendi evrenlerine izinsiz giren bu grubu tespit etmek hiçte zor olmamıştı. Suphi hiç vakit kaybetmeden bu ikiliyi eflatun kalkanın içine aldı. Jüpiter yükseliyordu ve bu eflatun kalkan Jüpiterdeki gelgitlerle hayat buluyordu. Bir sonraki güne kadar eflatun kalkan tamamen yok olacaktı. O sırada devreye Şebnem ve Hilal girdi. Kendi evrenlerindeki Suphi'yi de yanlarına alarak diğer paralel evrene geçtiler. Plan basitti, eflatun kalkanı delmenin tek bir yolu vardı o da Bayburtta bulunan merkezin ele geçirilmesiydi. Bu merkez üst düzey güvenlik önlemleriyle korunuyordu. Ajanlık eğitimi alan Şebnem ve Hilal için bu çocuk oyuncağıydı. Nihayet binaya girmeyi başardılar. Kara odaya ulaşmak için temkinli adımlarla katları çıkmaya başladılar. Üçüncü katta kendi versiyonlarıyla karşılaşan Şebnem ve Hilal, iki saniyelik bakışmalardan sonra dövüş sanatlarını sergilemeye başladılar. Dakikalar sonra versiyonlar baygın bir şekilde yerdeydi. Kıyafetleri değiştikten sonra Suphiyle beraber en üst kata çıkmaya devam ettiler. Üst kata geldiklerinde her şey seyrindeydi ve Suphiden dolayı herkes saygı duruşuna geçiyordu. Evet Bayburt merkezini versiyon Suphi kurmuştu. Kara odaya geldiklerinde parmak izi istiyordu ki bu da Suphide mevcuttu. Artık kara odadaydılar. Eflatun kalkanı kaldıracak olan düğme tam karşıdaydı. Düğmeye tam basacakken post-human Suphi geldi. Karşı karşıya kalan bu iki versiyon için durum ne olacaktı. Suphi bir mutantla karşı karşıya olduğunun farkındaydı. Sahiden duyguların yok mu diye sordu. Post-human Supp bunu başaramayacaksınız dedi. Kafasını bir iki saniyeliğine yere eğen Suphi "amaaagh benim duygularım vaağğrr" diye bağırarak düğmeye bastı. O sırada oda sis ile doldu ve bu üçlüye yol gösteren siyah maskeli esrarengiz biri belirdi. Kendi evrenlerine geçmek için Walternatifin olduğu yere geldiler. Hala bu kişinin kim olduğu merak konusuydu. Maskeli beş dk sonra Ramazan ve Talha'nın buraya geleceklerini ve birlikte evrenlerine geri döneceğini söyledi. Peki ya sen kimsin diye sordu Hilal. Ben kim miyim diye sorarken maskesini sıyırdı bu esrarengiz insan. Şaşırmamak elde değildi. Bu esrarengiz maskeli Cansu'ydu. (Ayrıca Cansu, Justin ile Selena Gomez'in düğününe gelinlikle gidip kafaları karıştıralı 19yıl oldu) Nihayet küçük 12-B tamamlanınca makineyi çalıştırıp kendi evrenlerine döndüler. Mekanizmayı uygulamak için üst düzey matrix bilgisi gerekiyordu. Akıllara gelen tek isim vardı: O da Ercan. Üç yıl önce kurduğu similasyon oyunu sayesinde Kuant Çağına geçmemizi sağlayan Ercan spesifik matematik bilgisiyle mekanizmayı başarıyla kurdu ve beklemeye başladılar. Değişim başlamıştı. Dünya eski haline dönmeye çalışırken gezegen çapında dev bir fırtına çıktı. Bu fırtınayı durdurmak için dünyanın sıfır noktasını bulmayı ve oraya dev bir uranyum kütlesinin konmasının gerektiğini ileri süren ramazanı yol arkadaşı talha yanlız bırakmadı. Fakat bir sorun vardı ve dünyanın sıfır noktası bilinmiyordu. Bu sırada devreye fizik okuyan Betül ve dahi matematikçi Pınar girdi. Bu sorunu çözmek için şehrin merkezindeki kütüphaneye kapanan bu iki güzel insan işe çoktan koyulmuşlardı. Newton yasalarına ters düşen bu olay Betül'ü iyice sinirlendirmişti. Pınar ise kurduğu denklemlerde sonucu hep negatif ve kesirli buluyordu. Ki bu hiç hayra alamet değildi. O sırada kütüphanenin kapısı açıldı içeri Sena girdi. Olaya daha mistik açıdan bakılmasını söylerek kütüphanenin felsefi, psikolojik ve tarihi kısmını gösterdi. Mısır piramitlerindeki parşömenler üzerine yazılanları okuyan Sena'ın bir cümle ilgisini çekmişti:"Bir şey doğruysa her şey doğrudur." Heyecanla bağıran Sena duygusal hareket etmeleri gerektiğini ve enerjiye bakmalarını söyledi. Enerji demek kuark demek diye ekledi Betül. Kuark ise matematiktir diye devam etti Pınar ve harekat başkadı. Saatler süren çalışma sonucu sıfır noktasının koordinatları bulundu. Ve o yere bakıldığında herkes dehşete düşmüştü. Dünyanın sıfır noktası fatinin mezarıydı...... Talha hiç vakit kaybetmeden özel eğitimli bir grup ajanla operasyona başladı. Fırtınaya karşı yapılan bu mücadele dünya çapında bir çığır açtı. En nihayetinde uranyumun fatinin mezarının üstüne konmasıyla süreç başladı. Fırtınanın şiddeti azalıyordu ve uranyum kütlesi olduğu yerden havalanıyordu. Hızla dönmeye başlayan kütle tüm dikkatleri üstüne çekmişti. Biraz sonra dev bir gök gürültüsü duyuldu ve nerden geldiği bilinmeyen bir ses GREEKK ZONAA PETRRİ YAMOOUSSOUKROOUV diye gürlemeye başladı. İyice yükselen kaya parçası birden un ufak oldu ve atmosferde kayboldu. Rüzgar başladı ve yağmur yağdı. Tüm dünya, girdiği binalarda hastanelerde okullarda iş yerlerinde beklemeye başlamıştı. Yedi gün sonra yağmur durdu, havadaki kasvet kalktı ve güneş açtı. Liseyi beraber okumuş olan bu arkadaşlar kendilerini aynı tepenin üzerinde aynı yere bakarken buldular. Fatinin mezarının etrafında tomorrowland alanı kurulmuştu ve gökyüzünde aniden bir disco topu belirmişti. Artık dünya sadece eğlenecekti ve kıyamet günü herkes yanacaktı....

27 Mayıs 2015 Çarşamba

TUTUNAMAYANLAR!

Tutunamadık. Ne bir uçurumun kenarına ne de bize umarsızca uzatılan ellerin hiçbirine tutunamadık. Yüksek kulelerde belli belirsiz yalpalanırkende dahi kendimizi garantiye almak adına tutunacak en ufak bir şey bulamadık, belki de hiç aramadık. Velev ki biz, bir işin ucundan bile tutamadık. Öyle bir sergüzeştin içinde, her şeyin o kadar ortasında kaldık ki, evrenin dengesi adına kıpırdamamakta karar kıldık. Belki de bu bahanenin arkasına öyle bir sığındık ki, bizi bulana kadar kaybolduğumuzu bile anlamadık. İşte biz böyle bir paradoksun içinde sonsuz bir acıya tutuklu kaldık. Kendi yağımızda kavrulurken yandık, bazende hayatın acımasız olduğu fikri altında cirit attık. İnanmak istemedik ama körü körüne inandık. Hayatın her zerresinden rahatsızlık duymayı farkında olmadan vazife edindik kendimize. Ve de duyulan çığlıklar atmayı hissettirmeden kendimize yasakladık. Artık susmanın vakti, üstelik daha her şey söylenmemişken. Çekip gitmeyi bileceksin ya da susup beklemeyi. Çünkü bir başımıza değiliz, hele tek hiç değil. Aslında bu hayatta herkes "Bir Tutunamayan".

28 Mart 2015 Cumartesi

Maktül Perişan

Dönüyor, her şey dönüyor. İşte o vakit hiçbir şeyi ayırt edemiyorum. Öyle bir kasvet ki bu, çektiğim acının bile hissedilebilir bir yanı kalmıyor. Duvarları ihtimallerle örülmüş bir boşluktan başka bir şey değil, ve ben durmadan düşüyorum. Ne yaptığımı bilmiyor. hissedebildiklerimi artık hissetmiyor, git gide şu bedbaht hayattan koptuğumu, belki de hiç tutunamadığımı düşünerek bu dinmez azabın hakkını veriyorum. Bi' dünya başım dönüyor. Artık dört duvar içerisinde değilim, bu duvarlar benim içimde. Bu raddeden sonra akan kan da kırmızı değil. İçimde zift gibi koyu bir sıvı dolaşıyor. Tüm varlığımı ve kudretimi aldığım bu zehir, bana yaşama ümidi vermiyor. Bana ileride aydınlık günlerin tüm ihtişamıyla bizi beklediğini söylemiyor. Bana hiçbir şekilde bir umut kırıntısı dahi vermiyor. Bense artık bütün bu bahtsızlıklar içerisinde ufakta olsa kayda değer bir şeyler arıyorum. Mevzu, anlaşılmak değil; anlaşılmamak hiç değil. Asıl mevzu her yaramıza acımasızca ve umarsızca bir şekilde gem vurmamız, mağlubiyetimizi damarlarımıza kadar müthiş bir mahçubiyetle hissetmemiz. İşte böyle böyle birbirleri arasında fark olmayan günlere maruz bıraktık kendimizi. İşte böyle yitirdik hazan vakti açan güneşimizi. Ben böyle kaybettim saadete uzanan o uçsuz bucaksız yolumu. En güzel ben kaybettim hatta, en azından hakkımla kaybettim. Kimseye ilişmeden, kimseyi yarı yolda bırakmadan, bir başkasının tutunduğu dala uzanmadan kaybettim. Velhasılı kelam güzel kaybettim.

18 Mart 2015 Çarşamba

Şah-ı Devranda bir Medcezir

"Çıkarın baltaları, geliyorlar."
Bir vakitten sonra insan pekte bir şeyi yadırgamıyor. Gök kubbeyle toprak ana arasında yaşanan tüm bedbahtlıklar, gün geliyor bütün müstesna ve mukaddes olayların altında paramparça olmuş bir vaziyette son buluyor. Hal bu olunca bu dengesizliğe ayak uyduramayan insan, bir yerlerden atıyor kendini. Ya deniz manzaralı bir uçurumdan ya da derin düşünce kuyularından. Öyle bir an gelir ki insanlara yaklaşamazsınız bile. Başta bunun neden olduğunu kavrayamazsınız. Sonra yavaş yavaş kılıflar uydurmaya başlarsınız. İş işten geçtiği vakit anlarsınız. Herkesin elinde "balta" diye gördüğünüz o silah; aslında fikirlermiş. Ayrılıklara düşmek istemezsiniz. Doğrularınıza vehamet derecesinde bağlısınızdır. Sizi ya anlamamışlardır ya da yanlış anlamışlardır. Anlık kapıldığınız bir fikir hızla büyüyerek düşünceleriniz dahil tüm bedeninizi sarmıştır: Yalnızlık... Belli bir zaman sonra inandığınız tek hakikat bu olur. İçtiğiniz suyun tadı değişmiştir. Artık pek bir şey yadırgamazsınız. Boşvermişlikten çok bir kabulleniştir bu. Bir miktar acıyla başlarsınız bu işe. Ama her şey gibi insana bu da yetmemiştir. Arkasından devamı gelir ve acı dolu bir deryada çırpınışlarınız başlar.Ara sıra birileri yanınızdan geçer. Neden buradan geçti diye sorgulamaya başlarsınız. Çünkü artık her şeyin bir anlamı vardır sizin için. Güneş hiçbir zaman gece son buldu diye doğmaz. Bundan sonra bütün kapılar bizim için vardır. Zaman büyük bir ciddiyetle boy gösterisi yaparak geçer. Dönülmez bir yola girdiğimiz vakit her şey tekrardan değişmeye başlar. Birilerini ya da kayda değer bir şeyleri aramaya başlarız bu defa. Artık "gitme vakti" der deyip dururuz tüm yaşadıklarımızı büyük bir hayal kırıklığıyla içimize gömerken. Diyeceğim şu ki daim olan devir değil, tekerrürlerden ibaret olan biz insanlarızdır. Bugünün doğrusu yarına ters düşebilir. Onca plan yapan insan, bunu göz ardı etme gibi bir yanlışa düşmemelidir. Bir de unutmadan, balta demiştik. Balta kesip biçer. Oysa fikir kadar esrarlı bir kuvvet yoktur. Yakıp yıkar, oluşturur kurar, değiştirir, daha da değiştirir, çok değiştirir. Çok değişin..

17 Mart 2015 Salı

Efsun-u Azap

Benim en çok etkilendiğim fotoğraftır bu. Bütün yaşanmışlıkların ya da yaşanmamamışlıkların ağırlığı var üstünde. Acının en açık renginden tutun beyazın acıtan tonuna kadar her türlü somut ve soyut kavramların yerden göğe kadar hak bulduğu kalabalık bir mezbahanın tasviridir bu. Anılarımızın birer aynası, şahit olduklarımızın birer damgasıdır. Bazende kendimizden başka kimseye olmayan sitemimizle kaldığımız dört duvar arasındaki küçük bir "belki" umudumuzdur. Bu hayatta herkes bir şeyler kaybetmiştir. Bazılarımız ulu orta yaşamıştır bazılarımız ise çokta farkında olmayarak gün içerisine bir karmaşaya kurban vermiştir kendini. Bir kaşık suda gemileri batanda vardır, koca bir deryada çıkacak bir ada bulan da. İşte bu hayal perdesi, insanı hiçbir surette bir sınıfa mensup etmeyerek pişmanlıkları ve umutları bir bir ipe diziyor. Zaman geçiyor, hep en çok saatler çalışıyor. Ve bu arada insan, dününü düşünüp yarınını merak ederek meşgul ediyor kendini. Oysa BUGÜN değil midir dünü var eden ve yarını şekillendiren? İşte tamda bugün, bu fotoğrafa bakmak gerekir. O uçsuz bucaksız yolda bir süzülmek gerekir. Bu aciz bedenden sıyrılıp o yüce divana bir ulaşmak gerekir. Ben bu fotoğrafa hep bakarım, keşke sizde hep baksanız. Her gün mutlaka dinlediğiniz bir şarkı, her gün mutlaka andığınız bir insan, her gün mutlaka baktığınız bir fotoğraf varsa; doğunun yada batının, gecenin yada gündüzün, güzelin yada çirkinin artık pek bir önemi yoktur. Şimdi gördünüz mü fotoğraftaki efsunlu kokuyu, hissettiniz mi beyaz rengi?

15 Mart 2015 Pazar

ACIYI SEVMEK OLUR MU?

Acı sevilir mi diyorlar, acıyı sevene de mazoşist. Oysa mazoşistlik psikolojik bir rahatsızlıktır.
Acıyı sevmek ise yöntemine ve niyetine göre değişir. Eğer acı senin insanlığından bir parça ise o acı mazoşistlik değil varoluşsal bir gereksinimdir. Şöyle ki insan olma koşulundan biride acı çekmektir.
Hayatta her zaman istediğimiz şeyler olmaz. Böyle durumlarda içimizden bir şey kopar. Bu bazende can çekişmeye benzer. Eğer biz bir acı karşısında acıyla ağlıyorsak bu acıya ihanettir. Acıya, acıyla gülmek gerekir.
Acı, kapanmayan bir yarayı sürekli kaşımak gibidir bir bakıma. Bir nefes gibi muhtaç olduğundur.
 Anlık çektiğiniz acılar acı değil geçici bir korkudur. Oysa acı
dediğimiz olay tüm hücrelerinle hissedebileceğin derin bir kuyudur. Dibi gözükmeyen hissettikçe daha da
anlamdırabileceğin bir gökyüzüdür. Ufukta görünen uzak bir adadır. Ulaşmaya çalıştığın ulaşılmazındır. Acı
kalbinde kapanmaya bile yeltenmeyen, yeltense bile daha da kanayan bir yaradır.
Acı, bazen de kabuklarımızı kendi elimizle soymaktır. Onunla yüzleşmek ve ona sırf acı oluğu için katlanmaktır.
Acı, hissedilmeyi talep eder. Öyle acı çekiyorum demekle de acı çekilmez. Onu içinde hissetmen gerekir.
Eğer hissetmeyi bilirseniz acı çiçekten de zariftir.
Mutlulukta acıdan doğmadı mı sanki ?
  Şimdi ben size soruyorum. ACIYI SEVMEMEK OLUR MU ?

23 Kasım 2014 Pazar

DOĞRU MU DEĞİL Mİ ?

   Bir şeyin doğru olup olmadığına nasıl karar verirsiniz? İlk duyduğunuza mı, en çok duyduğunuza mı? Yoksa işinize gelene mi? Ya da başkalarının doğrularını mı sahipleniyorsunuz? Gelin bu sorulara birlikte cevap bulalım.
   Bir şeyin doğru olup olmadığı o kadar da önemli değildir. O doğrunun ne gibi sonuçlar doğuracağı da önemli değildir. Çünkü bizim gördüklerimizden başka, her zaman anlamadığımız ve kaçırdığımız hatta gereksiz bulduğumuz halde başka yerde mana kazanan olaylar olacaktır. Ve her doğrunun sonucu bazılarına cazip gelirken bazılarına antipatik gelebilecektir.
    İlk önce şunu aklınıza bir yerleştirin. HER DOĞRU DOĞRU DEĞİLDİR. Ne diyor bu diyebilirsiniz hatta fark yaratma çabası altında saçmalıyor da diyebilirsiniz. Ama sizin bir doğrunuz hatta en doğrunuz bir başkasının kati surette kabul edemeyeceği ve de benimseyemeyeceği koca bir yanlış olabilir. Doğrularınız çevre bilincinden ve vicdani duygularınızdan geçerek oluşur. Bu noktada bilinç emsali görülmemiş işlemlerden geçiyor ve kendine en yakın olanı benimsiyor. Bu bilincin oluşmasında yetiştirildiğimiz çevre, aldığımız eğitim, sosyal hayatımız ve kendi içgüdülerimiz rol alır. İşte bu yüzdendir ki yardıma muhtaç birine yardım etmek doğru gibi gelebilirken, ona yardım etmeyip kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamakta kimilerine doğru gelebilir.
    Bilimsel verilere dayanarak doğru bilgiyi bana savunabilirsiniz ama ben ona da çok güvenmeyin derim. Malum ortalık binbir hevesle ortaya atılan teoremlerle ve o teoremleri çürüten başka teoremlerle dolu. Aslında bir konu hakkında bir çok aforizmalarda bulunulabilir. Ama ben doğru bilginin mümkün olamayacağına inananlardanım. Tamam Sokrates büyük adam ama ilah değil ya elbette yanlış yapabilir ki burda yanlışı yapan bende olabilirim. İşte bunu kastediyorum. Yanlış anlamayın belirsizlik var demiyorum. Eğer insan doğrusundan bahsediyorsak her zaman bir konu hakkında birden fazla doğru olabilir diyorum. Misal örnek veriyorum. Tarihteki ilk terörist: HASAN SABBAH. Adam sahte cennet yaratarak insanların aklını başından almış ve onları cennetin anahtarını kendi elinde olduğuna ikna etmiş. Bunu yaparken insanların doğduklarından beri çevreden duydukları din üzerine doğrularından yararlanarak yapmış ve kendi doğrusunu oluşturarak insanlara hükmetmiş. Hasan Sabbah aslen bir din adamıdır ve ancak uyuşturucuyla tanrıya ulaşabileceğine inanmıştır. Bu doğrusuyla hareket etmiş insanları bu doğrularına inanmalarını sağlamıştır. Ve bunları yaparken ön planda bencilliği ve kibri değilde milliyetçi tavrı vardır. Onca şeyi intikam duygusuyla yanıp kavrularak değilde halkı uyandırmak ve bilinçlendirmek için yapmıştır. Psikolojiden yararlanmış ve başarıya ulaşmıştır. Bu durumda günümüzde onun yaptıklarını doğru diye nitelendirecek birilerinin olduğunu sanmıyorum. Ama düşünürsek başarıya ulaşması bir doğru belirtisi değil midir? Hayır diyebilirsiniz ama bugün sizinde doğrularınız bunun gibi etkenler sayesinde oluşuyor. Doğduğunuz ortama uyarak ilk duyduğunuzu savunuyorsunuz ve hiçte kolay vazgeçmiyorsunuz. Yada çoğunuzun mantığı şudur: "herkes mi yanlış yapıyor yani çoğu insan A diyorsa cevap A dır" gibi. İnkar yoluna gidebilirsiniz ama bu bir iki dakika düşünmenize bakar. Bana gelipte "deniz mavidir ve bu doğrudur" derseniz işte o noktada tereddüte düşerim. Ama "Suzan bu konuda yanlış yapıyor" derseniz bunun doğru olduğu kanaatine varmam. Aradaki fark belkide duygular ve yaptığımız gözlemlerdir. Kesin yargılara varmayı sevmem. Belkide eldeki bilgileri aynı kefede değerlendirmek yanlıştır. Belki de tüm sorun illede kesin bir yargıya varmaktır.
    Bu yazıyı yazış amacım, size ters düşecek doğruların olabileceğini ve bu doğruları illa benimsemek zorunda olmadığınızı belirtmek. Harekete geçmeden önce bir daha düşün hatta bir daha. Çünkü doğrular her zaman doğru olmayabilir..